CHOMSKY ANLATIYOR: DEMOKRASİ ÜZERİNE

chomsky2

Rage Against the Machine grubunun gitaristi Tom Morello‘nun Cumhuriyetçi Parti’den başkan yardımcısı adayı Paul Ryan ile yaşadığı tartışmaya daha önce değinmiştik. Ryan bir söyleşide en sevdiği müzik gruplarından birinin Rage Against the Machine olduğunu söylemiş, Morello ise Ryan gibi eşitsizlikten beslenen bir siyasetçinin sanatsal üretimlerinden keyif almasını yadırgadığını Rolling Stone dergisinde yayınlanan yazısı yoluyla kamuoyuyla paylaşmıştı. Beklendiği üzere, Ryan tartışmayı uzatmadı. Ancak Ryan ve Morello arasında geçen tartışma, grubu daha yakından incelemek için bir fırsat vermişti. Bu bağlamda Morello’nun Noam Chomsky’yle yaptığı bir söyleşiden bir bölümü Türkçeleştirerek paylaşmıştık.Bu defa, 1996′da yapılan söyleşinin tam metnini yayınlıyoruz (Söyleşinin aslına da buradan erişebilirsiniz). Tam 17 yıl önce irdelenen sorunların günümüzde de ağırlığından hiçbir şey kaybetmeden gündemde olması Chomsky’nin değerlendirmelerinin ne kadar isabetli olduğunu gösterse de, çözümsüz geçen yıllar, tartışmaların odağındaki ABD ve dünyanın geri kalanı için bu sürenin seçkinler lehine geçtiğini gösteriyor.

***

Noam Chomsky anlatıyor: Demokrasİ üzerİne

Röportaj: Tom Morello

Türkçe’ye çeviren: Doğu Eroğlu

Tom Morello: Merhaba Noam. Radio Free Los Angeles’a (Özgür Los Angeles Radyosu) hoşgeldin. Yayınımıza katıldığın için çok teşekkürler. Noam Chomsky kitaplarının turne otobüsümüzde en çok okunan eserlerin başında geldiğini belirtmem gerekiyor. Bu yüzden de seni burada ağırlamak büyük bir ayrıcalık.

Noam Chomsky: Evet, daha önce haberim oldu. Bunları işittiğime sevindim.

İlk soru, bu yıl başkanlık seçimlerinin olduğunu düşünerek biraz demokrasi hakkında konuşuruz diye düşünmüştüm. Okula başlar başlamaz bize aktarılan sorgulanamaz gerçekliklerden biri, demokratik bir düzende yaşadığımızdır. Senin görüşlerine göre, toplumumuz hangi bakımlardan demokrat?

Şöyle söyleyelim, demokratik bir rejimin var olduğunu kabul etsek bile, çok sayıda insanın buna inanmadığını görebiliriz. Yıllardır düzenli olarak yapılan kamuoyu araştırmalarında katılımcılara iktidarın kimin için çalıştığına ilişkin sorular yöneltiliyor. Katılımcıların neredeyse yüzde 50’si hükümetin “halk için değil, küçük bir azınlığın çıkarları için” çalıştığına inandıklarını söylüyor. Geçtiğimiz yılki anketlerde bu iddiayı dile getirenlerin oranı yüzde 82’ye ulaştı.

Vay anasını.

En azından kamuoyu böyle düşünüyor.

Vay be.

Yaşadığımız düzenin bir demokrasi olup olmadığına gelirsek; aslında bu sorunun basit, net bir cevabı yok. Demokrasinin pek çok farklı boyutu vardır. Bana kalırsa sorulması gereken esas soru başka; insanlar kendi düşüncelerini oluşturup bu fikirleri anlamlı biçimde kamuoyuna ifade edebiliyorlar mı, bu fikirlerin siyaset arenasında yankılanmasını ve karar alma süreçlerine etki etmesini sağlayacak araçlar mevcut mu? Asıl soru budur. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki demokrasiyi bu çerçevede değerlendirirsek, rejimin bu gerekliliklerin bazılarını sağladığını, bazılarına ise yanıt veremediğini görüyoruz.

Siyaset alanını ele alalım; ilkin karşımıza toplumsal ve ekonomik hayatın, prensip olarak ve hukuken kamunun kontrolünden arındırılmış genişçe bir parçası çıkıyor, bu aynı zamanda yaşayışımızın en ehemmi kısmı. Neyin nasıl üretildiği, üretilenlerin hangi biçimde paylaşıldığı gibi şeyler bu kısımda gerçekleşiyor. Toplumsal ve ekonomik yaşamın bu kısmı, tamamen büyük şirketlerin despot anlayışlarınca ve insanoğlunun şimdiye dek yarattığı her kurum gibi totaliter özellikler taşıyan yapılarca yönetiliyor. Bu aktörlerin kamuya hesap vermesini sağlayan tek şey, son derece kısıtlı düzenleyici mekanizmalar; bu, tüm holdingler ve de kapitalist sistem için geçerli. Bu kurumların egemenlik alanı yalnızca işyerleriyle sınırlı değil, hayatlarımızı da kontrol ediyorlar. Ellerindeki kaynakları hesaba kattığınızda, benzer bir tahakkümü siyaset üzerinde de kurduklarını görebilirsiniz. “Basını kontrol ediyorlar” demek son derece yersiz olur, zira “basın” dediğimiz şey onlardan ileri geliyor. Hayatın, kamuoyunun etki ve baskısından uzak, devasa bir kısmından söz ediyoruz. Öyle ki, bu durum Thomas Jefferson gibilerini bile dehşete düşürmüştü; günümüzdeki gelişmeleri çok önceden tasavvur eden ve kendi yaşadığı dönemde bu çarpık gidişata dikkat çeken Jefferson, demokrasinin sonunu getirip aristokratik rejimin en kötü biçimini yeniden kurma hevesindeki kurumları kınamıştı.

Şimdiye dek irdelediklerimiz bütünün parçalarından yalnızca biriydi. Gelelim kamusal alana; kamusal alan dediğimiz şeyin teknik olarak karşılık geldiği yapı hükümet değil midir? Kağıt üzerinde kabul gören inanış, siyasetin üst katmanlarına doğru azalıyor olsa da (en azından günümüzdeki durum böyle), kamuoyunun olan biten her şeye etki edebileceği yönündedir. Alt seviyelere inildikçe, mesela yaşadığınız mahallenin yönetimini veya okul birliğini düşündüğünüzde, etki imkanının arttığı görülecektir. Aradaki düzeylerde ise, örneğin eyalet seviyesinde, prensipte kamunun yaratacağı etkinin yüksek olması beklenirken aksi bir durumla karşılaşıyoruz. Zira piyasa aktörleri, eyalet ölçeğinde ulusal ölçektekinden çok daha etkililer. Orta büyüklükteki ticari kuruluşlar bile eyalet yönetimleri üzerinde muazzam bir baskı oluşturabiliyorlar; en basitinden, faaliyetlerini başka bir eyalete kaydırma tehdidinde bulunabiliyorlar. Oysa iş federal hükümet üzerinde tahakküm kurmaya gelince, geriye bu etkiyi yaratabilecek yalnızca bir kaç kuruluş kalıyor. Sağcılar, daha doğrusu “muhafazakarlar” üzerindeki baskının sebebi de bu; yerel yönetimlere tesir etmenin federal hükümet üzerinde baskı kurmaktan çok daha kolay olduğu bilindiğinden, iktidar gücünün federal seviyeden eyalet seviyesine transferi piyasa kurumlarının birincil hedefi ve talebi oluyor.

Gelelim federal hükümete. Neredeyse 50 yıldır bizlere ezberletilen bir slogan var; holdingler, asıl düşmanın devlet olduğu propagandasını yineler dururlar. Zaten kendi halkı yararına çalışan bir hükümet olmaz ya neyse. Pratikte bu tanım yersiz değildir. Devlet veyahut hükümet büyük ölçüde düşmandır, ancak bu düşmanlık onun yalnızca devlet ya da hükümet olmasından ileri gelmez. Bu düşmanca tutum, devlet kurumunun despot şirketlerin kontrolü altında olmasından kaynaklanıyor, ancak bizden gizlenen bu faaliyetleri kolayca fark edemiyoruz. Böylelikle hükümet karşıtı propagandanın gerçek amacı da açıkça ortaya çıkmış oluyor. Amaçlanan, kamuoyunun karar alma süreçlerindeki etkisini ve hatta bu süreçlere doğrudan katılımını ortadan kaldırmak ve kamuyu gerçekte üzerinde en ufak bir kontrol sağlayamayacağı özel sektörün tekelindeki alanda yalnızlaştırmaktır.

Doğru.

Dolayısıyla devletle ilgili sorular sorduğunuzda karmaşık bir hikayeyle karşılaşıyorsunuz. Kamu, organize olduğu ve kaynakların kontrolünü eline aldığında, etkin ve hatta baskın bir pozisyona yükselebilir, bunu sağlayacak araç ve mekanizmalar mevcut. Ancak işler pratikte bu şekilde yürümüyor. Önümüzdeki seçimlerde de bunu göreceğiz, sizin de bildiğiniz gibi başkanlık için yarışanların ikisi de [Demokrat Parti’den Bill Clinton ve Cumhuriyetçi Parti’den Bob Dole] aslında ılımcı cumhuriyetçiler, ikisini birbirinden ayırmak çok zor.

Katılıyorum. Seçmenlerin çoğunun seçim gününü evlerinde geçirmelerinin sebebi de bu zaten.

Evet. Bu durumu destekleyen başka kanıtlar da var; daha fazla seçmenin oy kullanmasını sağlamaya yönelik çalışmaların genellikle zengin kesimlerin ilgisini çektiğini okumuştum. Görünen o ki yoksul kesimler oy vermeyi artık anlamsız buluyor. Bu bağlamda ele alındığında, bu sene yapılan önseçimler oldukça ilginçti. Adayların sadece bir koltuk için yarışmasına karşın geçtiğimiz dönemlerdeki seçimlerin çok üzerinde harcamalar yapıldı. Buna rağmen vatandaşlar oy kullanmaktan imtina ettiler. Evet, Dole önseçimlerden galip ayrıldı ama nasıl? Katıldığı 20 önseçimde kullanılan yalnız 1 milyon oyun beşte birini alarak başkan adayı olabildi. Sadece tek bir eyalette, New Hampshire’da katılım oranı yüzde 25’i bulabilirken diğer eyaletlerde bu oran yüzde 10 civarında veya daha da azdı.

Vay canına. Bir başka sorgulanamaz düşünce de insanın doğuştan rekabeçi bir varlık olduğu. Böylelikle kapitalizm tek akılcı toplumsal düzen haline gelmiş oluyor. Katılıyor musunuz?

Etrafına, çevrene bak. Bir aileyi ele alalım; aç kalan ebeveynler çocuklarından yemek çalarlar mı? Eğer tümüyle rekabetçi bir yapıda olsalardı çalabilirlerdi. Akıl sağlığı birazcık olsun yerinde olan toplumsal grupların çoğunda insanlar birbirlerine destek olurlar, diğerlerinin duygularını anlamaya çalışır, kendilerinden başkaları için endişelenirler. Bunlar son derece olağan, insani duygulardır. Bu duyguları insanların kafasından silip atabilmek çok ciddi bir efor gerektirir, günümüzde tüm çevremizde cereyan eden de budur.

İnsanların rekabetçi olduğunu iddia etmek yanlış olmaz, ama insanoğlu çok farklı özellikleri kendinde barındırır. İnsanlar seri katil de olurlar, inanılmaz başarılara imza atıp cesur ve onurlu hayatlar da sürebilirler. Her şey imkanlar dahilindedir. Kimi kurumlar ve eğitim biçimleri insanoğlunun belli başlı özelliklerini öne çıkartabilirler. Son bir kaç yüzyıldır süregelen ve hala devam eden hummalı çabalar, insanın bazı özelliklerinin sivrilmesini sağladı; bunların başında “önce kendini düşün” gibi kişisel mottoları öne çıkaran kişilik özellikleri geliyor. Aslında bu hepimizin içinde gizli olan, doğru şartlar oluştuğu anlarda ortaya çıkıveren bir özellik. Ancak insaoğlunun bu özelliği kurumsal yapılar, propaganda mekanizmaları, eğitim, eğlence endüstrisi ve geri kalan her türlü araçla bilhassa destekleniyor ve kuvvet kazanıyor. Elbette, insanlar rekabetçidir, ancak aynı zamanda yardımseverdirler de; başkalarının faydası için sahip olduklarından feragat etmeye meyillidirler.

Hayatlarımızı nasıl kazandığımıza bakalım; bir işte ücret karşılığında çalışıyoruz, hayatta kalabilmek için kendimizi kiralıyoruz bir nevi. İnsanların o ya da öteki patronu zengin etmek için sıraya girip yalvardıkları bu durum, eskiden ücretli kölelik olarak tanımlanırdı. İnsanlar niçin bu durumu kabulleniyorlar, niçin buna teslim oldular?

Bu süreç kolay olmadı. 19’uncu yüzyılda emekçi sınıfın çıkarttığı yayınları okumak oldukça ilginçtir, basının bu kolu 19’uncu yüzyıl ortalarında önemli bir büyüklüğe ulaşmıştı. Hatta o dönemki büyüklüğü, şimdiki anaakım medyanın büyüklüğüne eşdeğerdi diyebiliriz. Bugünkünden farklı olarak, o dönemki yayınlar sıradan insanlar tarafından hazırlanıyordu.  Zanaatkarlar, çiftliklerden ayrılıp tekstil sektöründe çalışmaya başlayan “fabrika kızı” diye adlandırılan işçiler ve diğerleri. Yayınlarda sürekli ele alınan bazı meseleler var ve bunlardan biri de ücretli köleliğe yöneltilen ağır eleştiriler; bu eleştirilerde ücret karşılığı çalışma durumunun, klasik manadaki kölelikten [ing. chattel slavery] farksız olduğu belirtiliyor. Bu konudaki isnatlar bununla da sınırlı değil, “İşte, mücadele ederek köleliğe bir son verdik fakat bu defa da köleliğin bir başka biçimine itiliyoruz” biçimindeki söylemlere rastlamak mümkün.

O dönemde son derece doğal bulunarak içselleştirilen fikir, “değirmenler, orada çalışanların olmalıdır” sözüyle somutlaşıyor. Başkalarının emirleriyle emek harcamak zorunda kalırsak özgürlüğümüzü kaybederiz; Amerikan Devrimi’nde uğruna çarpışılan, Amerikan İç Savaşı sırasında uğruna savaşıldığına inanılan özgürlükler kaybolur. Bu özgürlükleri kaybettik. O dönemde, yani 1850’lerde yaşayanlar bu gelişmelere sert itirazlarda bulundular. Biraz önce belirttiğin koşulları “çağın yeni ruhu” diye nitelendirdiler, yeni yapının “kendinden başka kimseyi umursamadan servet sahibi olmak”la eşdeğer olduğunu söylediler. Ancak çağın yeni ruhu dedikleri bu son derece alçaltıcı doktrini onur sahibi kimsenin kabul etmeyeceğini düşündüler.

Bu meselenin klasik liberal dönemdeki eserlerde de sıklıkla işlenen bir konu olduğunu belirtmeliyim, Adam Smith ve dönemin diğer isimleri çalışmalarında bu meseleye değinmişlerdir. İnsanların başkalarının emirlerine boyun eğmesi fikri oldukça aşağılayıcı bulunmuş, senin de bildiğin gibi, bu fikrin zihinlerden silinmesi oldukça uzun zaman almıştır. 20’nci yüzyıla dek bu ve benzeri görüşler tartışılagelmiştir; Amerika’nın önde gelen anaakım toplumsal düşünürlerinden John Dewey, çalışanların kendi kurumlarına sahip olmadığı sürece maşa olarak kalacaklarını, insandan bile sayılamayacaklarını belirtmiştir. Bu anlayışın günümüzde dahi insanlığın ortak aklının çok derinliklerine hapsedildiğini sanmıyorum. Kolaylıkla yeniden ortaya çıkabilir.

Toplumun yüzde 82’sinin, ekonomik sistemin doğası gereği adaletsiz olduğunu düşündüğünü söylemiştin. Günümüzde zenginle yoksul arasındaki uçurum genişliyor mu? Öyleyse neden?

Kesinlikle genişliyor. Bu tartışmasız bir gerçek. Eşitsizlik istikrarlı bir şekilde artıyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan 1970’lere uzanan süreçte bir miktar gerileme yaşandı. O tarihten beri ise artıyor, hatta şu andaki seviyenin Büyük Buhran öncesindekiyle eşdeğer olduğunu söyleyebilirim. Son yirmi yılda büyük bir ekonomik büyüme yaşanmadı. Ancak gerçekleşen büyüme varlıklı kesimlerde yoğunlaştı. Karlılık ise tavan yaptı. Öyle ki, ekonomi basını gidişatın başarısını tanımlayacak sıfat bulamıyor. “Harikulade” ve “göz kamaştırıcı” gibi lafları o kadar çok kullandılar ki yenilerini arıyorlar. Toplumun geri kalanı için ise en iyimser biçimiyle ekonominin “durağan” seyrettiğini söyleyebiliriz, pek çokları için ise doğru tanım ise “gerileme” olurdu. 1980’lerde, ABD sanayileşmiş ülkeler arasında eşitsizlik seviyesinin en yüksek olduğu ülkelerden biri olarak göze çarpıyordu fakat emsal ülkelerde de benzer manzaralara rastlanabiliyordu. Günümüzde ise ABD’deki eşitsizlik hiçbir gelişmiş ülkeyle kıyaslanamaz boyutlara ulaşmış durumda. Hatta sadece New York şehrinin ekonomik eşitlik konusunda dünyanın en başarısız ülkelerinden biri olarak değerIerindirilen Guatemala’yla eşdeğer bir toplumsal-ekonomik yapıda olduğunu söyleyebiliriz.

Doğru.

Yani, elbette eşitsizlik artıyor. Bunu tartışmaya lüzum yok, insanlar da bunun farkında. İstikballerinin daha karanlık olduğunun, daha uzun süreler daha düşük sosyal güvencelerle çalıştıklarının, daha düşük maaşlar aldıklarının farkındalar. Amerikan hayatının aşikar bir özelliği bu, eşitsizliğin arttığından kimsenin şüphesi yok. İlginç olan insanların ne yapılması gerektiğine ilişkin görüş ve tavırları. Business Week dergisi bir araştırma yaptı ve araştırmanın sonuçları onları dehşete düşürdü. Toplumun yüzde 95’lik bir kısmı (bir anket için inanılmaz bir rakam, böyle ezici bir orana kolay kolay rastlayamazsınız) holdinglerin kar oranlarını düşürmesi gerektiğini, böylelikle işgücünün ve toplumun ihtiyaçlarının karşılanabileceğini düşünüyor. Bu çarpıcı oranın ilginç de bir yönü var. Bugünkü çalışan kesimler ile 150 yıl önce Massachusetts’teki işçilerin düşünüş biçimleri çok farklı. O yıllarda işçiler asilzadelerden, şimdikilerin yaptığı gibi daha cömert olmaları isteğinde bulunmuyorlardı. İşgal ettikleri pozisyonları hak etmediklerini söylüyorlardı. “Lütfen altındakilere karşı daha merhametli ol” demek yerine hükmetmeye hakları olmadığını belirtiyorlardı. Bu karşılaştırma emekçilerin duyarlılığında büyük bir gerileme olduğunu gösterse de, toplumun neredeyse tamamının şirketlerin kendilerini zengin eden faaliyetlerine tepkili olduğunu ortaya koyması bakımından araştırmanın sonuçları önemlidir.

Nürnberg  Mahkemeleri’nden bahsettiğiniz oldukça kışkırtıcı bir yazınızı okumuştum. Nürberg yargılamaları sırasında kabul edilen hukuk normları uygulanmış olsaydı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerika Birleşik Devletleri’nde görev yapan tüm devlet başkanlarının savaş suçlusu ilan edileceğini ve asılmış olacağını belirtiyordunuz. Amerikan başkanları tarafından işlenen savaş suçlarını biraz daha detaylandırabilir misiniz?

Bu düşünceye kitaplarımda bir kaç defa yer verdim. Başkan Truman’la başlayalım; göreve gelmesinin hemen ardından Hiroşima’ya atom bombası atıldı. Kendim bu düşünceye katılmasam da, Hiroşima’ya atılan bombanın savaş suçu olarak değerlendirilmemesi gerektiğini iddia edenler olabilir. Peki ya Nagazaki’ye ne diyecekler? Nagazaki’ye atılan bombanın hiçbir açıklaması yoktur; yeni bir silah teknolojisinin test edilmesinden ibarettir. Atom bombalarını tamamen haksızca gerçekleştirilen bombardımanlar izledi. Savaştan sonra binlerce uçak Japonya’yı bombaladı, üstelik Japonya teslim olmuşken. Adına da “kapanış,” “büyük final” dediler. Bu dönemdeki suçlara bir örnek de, Yunanistan’daki vahşi isyan karşıtı harekata verilen destektir. Nazi işbirlikçilerini ve isyancıları ortadan kaldırmak için düzenlenen bu harekatlarda yaklaşık 150 bin kişi katledildi.  Örnekler bu şekilde sürüp gidiyor.

Gelelim Eisenhower dönemine. Eisenhower dönemindeki – Eisenhower ve Truman dönemlerindeki demek daha doğru olur – bombalamaları konuşalım. Kore Savaşı oldukça karışık bir hikayedir; ancak bu savaş hakkındaki düşünceniz ne olursa olsun, Kuzey Kore’nin 1951 ve 1952 yıllarında bombalanması düpedüz bir savaş suçudur. Hava Kuvvetleri tarihçesine baktığınızda Eisenhower döneminde Kore’de bombalanacak hiçbir yerin kalmadığını, askerlerin sırf oluşan selin köylüleri ve tarlaları yutuşundan aldıkları haz sebebiyle barajları havaya uçurduğunu görebilirsiniz. Tarih boyunca pek çok kişi bundan çok daha hafif suçlardan ötürü idam cezasına çarptırılmıştır. Nürnberg’de su kanallarındaki setleri kaldırıp baskınlara sebep olanlar asılarak idam edilmişlerdi. Eisenhowerlı yıllar, Guatemala ve diğer yerlerde işlenen korkunç suçlarla devam etti.

Kennedy’yi tartışmanın lüzumu dahi yok. Kennedy Vietnam’a saldırmış, Güney Vietnam’ı düpedüz işgal etmiştir. 1961 ve 1962’de ABD Hava Kuvvetleri’ne ait napalm yüklü uçaklar köyleri bombalamışlardır. Bunun yanı sıra, ABD’nin doğrudan desteğiyle Latin Amerika’da neo-nazi çeteler türetilmiş, bölgede yıllar boyu hüküm süren baskı rejimlerinin tohumları atılmıştır. Bu politikalar Kennedy’den sonra da sürdürülmüş, Johnson öneminde tepe noktasına ulaşmıştır.

1973’te, Nixon’ın başkanlığı sırasında Kamboçya’ya düzenlenen hava saldırıları korkunç bir suçtur. Saldırılar, Kamboçya’nın iç bölgelerinde yaşayan köylülerin katledilmesinden başka bir şey değildi. Kamboçya’da yaşananlar ABD’deki kimsenin dikkatini celbetmediğinden, olaylar o dönemde çok da gündeme gelmedi. Ancak bu saldırılar Kızıl Kmerler’in kuruluşuna meşru bir zemin hazırladı. CIA, bölgede ABD tarafından doğrudan veya dolaylı olarak gerçekleştirilen eylemlerde yaklaşık 600 bin kişinin öldürüldüğünü doğruluyor.

Carter döneminde de büyük suçlar bulunuyor. Ford yönetimi sırasında başlayan ve Carter döneminde de süren Doğu Timor’un Endonezya tarafından işgali sırasında, Yahudi Soykırımı’ndan bu yana yaşanan, soykırıma en yakın katliam gerçekleşti. Nüfusun dörtte biri, belki de üçte biri katledildi. Bu katliamda kullanılan silahların yüzde 90’ı Amerikan malıydı. İşgalin Endonezya’nın silah stoğunu eritmesi üzerine, Başkan Carter 1978 yılında silah sevkiyatına hız verdi ve böylece katliamın en kanlı dönemine girildi. Carter’ın hem askeri hem de diplomatik destek verdiği Somoza ve ulusal muhafızları, iktidarların devrilmesinden önceki son bir kaç günde 40 bin kişiyi katletti. Hatırlatayım, bu yalnızca örneklerden biri.

Reagan dönemindeki savaş suçlarının varlığı yadsınamaz bir gerçek. Öyle ki, ABD bu dönemde Uluslararası Adalet Divanı tarafından Nikaragua’daki askeri eylemleri yüzünden “hukuka aykırı güç kullandığı” gerekçesiyle kınanmıştı. ABD’nin Güney Amerika’da yürüttüğü vahşi program, yalnızca Orta Amerika’da belki de 200 bin kişinin hayatına mal oldu. Birleşmiş Milletler’in yürüttüğü inceleme sonuçlarına göre, 1980 ila 1988 yılları arasında, Afrika’nın güneyinde 1 buçuk milyon insan öldürülmüş, 60 milyar dolarlık ekonomik zarar meydana gelmişti. Bu hasarı yaratan, Güney Afrika’da yaşanan ve ABD’nin de doğrudan destek verdiği mezalimdi. Örnekler çoğaltılabilir. Bush hakkında zaten konuştuk, fakat Panama’nın işgali uluslararası hukukun düpedüz ihlalidir. ABD’nin eylemleri tüm dünyaca kınandı; ABD’nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki oylamada kendisi için öngörülen resmi kınamayı veto etmiş olması hiçbir şeyi değiştirmez.

Clinton yıllarına baktığımızda, başkan olarak göreve başlamasının üzerinden yalnızca aylar geçmişken giriştiği ilk eylemlerden biri olarak Bağdat’ın bombalanmasını görüyoruz. Bombalama katliam boyutlarına ulaşmadı, yanlış hatırlamıyorsam 8 kişi hayatını kaybetti. Ancak böylesi bir saldırı için hiçbir geçerli sebep yoktu, hatta saldırının kendisi bile sebepsizdi diyebiliriz. Clinton, yalnızca ne kadar çetin ceviz biri olduğunu ispatlamak istemişti. Saldırı hakkında öne sürülen gerekçe o kadar gülünçtü ki burada yinelemekten bile hicap duyuyorum. Bombalamanın, daha önce gerçekleştirilen bir silahlı saldırı yüzünden yapıldığı ileri sürüldü. Güya, Bağdat’ın bombalanmasından iki ay önce, Iraklı olup olmadığı bile tam olarak bilinmeyen biri Bush’a suikast düzenlemek istemiş veya ona benzer bir eyleme niyetlenmiş ancak başarısız olmuştu. Saçma sapan bir hikaye. Clinton iktidarı boyunca, Güney Amerika’ya gönderilen askeri yardım ve eğitimlerin neredeyse yarısı Kolombiya’ya aktarıldı. Aynı dönemde bölgenin en kötü insan hakları siciline sahip ülkesi olan Kolombiya’da binlerce kişi korkunç şekilde katledildi. Tüm bunlar suç teşkil etmektedir. Bu suçları kapsayan bir iddianame hazırlanmak istense çok da zorlanılacağını zannetmiyorum.

Başka bir yazınızda ise eğitim sistemimizin itaatkar ve edilgen olmayı empoze etmek için tasarlanmış bir endoktrinasyon mekanizması olduğundan bahsediyordunuz. Bu sistemin nasıl çalıştığından bahseder misiniz.

Bu yargıya hepimizin kendi öz tecrübelerimizden çıkarımlar yaparak varabileceğimizi düşünüyorum. Anaokulu ve birinci sınıftan itibaren eğitim sisteminin öğrencilerden en temel talebi, kendilerine söylenenleri yerine getirmeleridir. Diyelim ki karşı çıktınız, insanlar kendilerine söylenenleri yapmamaya başladı, özgürlüklerini kullanmak istediler, kendilerine söylenenleri sorgulamaya başladılar, kendi kendilerine düşünmeye ve yapılması gereken başka şeylerin olduğunu ileri sürmeye başladılar. Ne olur biliyor musunuz; göz açıp kapayıncaya kadar kendilerini bir sürü sıkıntı içerisinde buluverirler. İşler her zaman böyle tekdüze yürümeyebilir, ama denemesi bedava; gidip tarih öğretmeninize, “Bu ödevin salakça olduğunu düşünüyorum, başka bir şey yapmayı tercih ederim” demeyi deneyin. Böyle bir öneriyi değerlendirip tartışmaya açacak pek öğretmenin olduğunu zannetmiyorum, olsaydı da çok nadir rastlanırdı. Aynı süreç üniversitede de, çalışma hayatı boyunca da yaşanmaya devam ediyor.

Fikirler, itaatkar bir toplum kurmak için çeşitli süzgeçlerden geçirilir, özgürlüğün cezası ise farklı biçimlerde kesilir. Söylemeye çalıştığım, hakim düzenin kaos olmasını, insanların canları ne isterse onu yapmasını veya öğrenci ve öğretmenlerin beraberce varolduğu koşullara özen göstermemesini öğütlemek değil. Bunlar elbette ki önemlidir, fakat bazı şeylere özen göstermek ile dayatılmış itaat birbirlerinden oldukça farklı şeylerdir. Eğitim sistemine büyük oranda hakim olan mekanik karakter, itaat sürecine başlıca katkıyı sağlayan etkenlerden biridir. İstediğiniz yere bakın; benim de ders verdiğim MIT’yi (Massachusetts Institute of Technology), yani bilimsel bir üniversiteyi ele alalım. İşler orada çok başka bir şekilde yürür, çünkü itaati öğütleyen bir eğitim anlayışıyla bilim yapılamaz. Öğrencilerinizi meydan okumaya teşvik etmelisiniz; onlardan beklediğimiz şey başkaldırmaları, özgür ve bağımsız düşünebilmeleri, “Bakın, bunun doğru olduğunu düşünmüyorum. Başka bir yolu denemeliyiz” diyebilmeleri. Başka türlü bilim olmaz. Ancak genele bakıldığında bu oldukça alışılmadık bir tutum olarak öne çıkıyor.

Günümüz toplumunda bireylerin kendi öz saygılarını giderek daha çok yitirdiklerini görüyoruz. Bu yanlış bir kanı mı? Niçin modern toplum güvensizlik üreten bir mekanizmaya dönüşüyor?

Toplumdaki güvensizlikler kesinlikle artıyor, ancak bu durumun bireylerle ilgisi yok. Aynı şekilde, öz saygı da tartışmanın tamamen dışında. Geçici işçilerin sayısındaki artışa bakın, adına da “emek piyasalarının esnekliğinin artırılması” diyorlar. Toplumdaki güvensizliği artıran işte budur. Emekçiler, uzun mücadelelerle kazandıkları haklarını kaybediyorlar. Çalışma gününün sonunda gece yatağa giren emekçi, ertesi gün de bir işe sahip olmanın verdiği güvenden mahrum bırakılıyor. Bu durumun toplumdaki güvensizliği artırdığı şüphesizdir, üstelik bunun öz saygıyla da hiçbir alakası yoktur.

Amerikan şirketleri içinde en hızlı büyüyenler, basının deyimiyle işgücü, daha doğrusu işçi satanlar. Taşeron işgücü firması Manpower Incorporated inanılmaz büyüme rakamlarına ulaşıyor. Emekçileri geçici işçiler haline getirme stratejisinin apaçık bir amacı var. Bu yolla onlara mal gibi, malzeme gibi davranabilirsiniz. Canın istersen at gitsin. Tazminat ödemek istemiyor musun, ödeme o zaman! Taşeron işçi çalıştırmanın altında yatan da yine aynı. Büyük şirketlerin taşeron işçilere yönelmesinin temel nedeni, emek gücünün bu şekilde temininin kontratsız işçi çalıştırmaya olanak sağlamasıdır. Söz gelimi kapı kolu üreten bir imalathaneyi ele alalım. Bu üretim tesisinde işçiler basın üretim araçlarından başka bir şey değillerdir; arzulandığı zaman istihdam edilir veya kapı önüne konurlar. Gerçek ücretlerdeki gerileme ve artan çalışma saatleri de aynı etkiye sahip. Tüm toplumu etkileyen bu güvensizlikleri yaratan olayların perde arkasında, bilinçli stratejiler var. Bu gelişmelerin öz saygıyla ilintili olduğunu sanmıyorum.

“Rıza üretimi” ve “gerekli yanılsama” kavramlarını açıklayabilir misiniz?

Bu kavramları icat eden meslektaşım Ed Herman ve ben değiliz. Rıza üretimini ilk defa telaffuz eden, Amerikan gazeteciliğinin önde gelen isimlerinden ve 20’nci yüzyılın en saygıdeğer entelektüellerinden olan Walter Lippmann’dır. Gerekli yanılsamanın isim babası ise Kennedy döneminin önemli ismi, George Kent ve diğerlerinin hocası Reinhold Niebuhr’dur. Lippmann rıza üretiminin, Niebuhr ise gerekli yanılsamanın demokratik toplumların temel niteliklerinden olduğunu ileri sürmüşlerdir. Lippman ve Niebuhr tarafından “sorumluluk sahibi olanlar” biçiminde tanımlanan (bu tanım, en önemlisi gerçek iktidarı kullanarak topluma hizmet edebilme becerisi olmak üzere, gerekli yetenek ve kudrete sahip az sayıdaki seçkinlere karşılık gelir. Elbette, tanım kümesinin kapsamı Lippmann ve Niebuhr tarafından bu kadar açıkça ifade edilmemiştir) nitelikli entelektüellerin vazifesi, aptal ve cahil kitlelerin kendilerine mani olmasını engellemekti. Bu kitleler, Lippman tarafından “cahil ve her işe burnunu sokan üçüncü şahıslar” biçiminde tarif edilmişti. Kendi hayatlarını idame ettirebilecek veya bir şeyleri tek başlarına başarabilecek zeka ve beceriden yoksundular. Öyleyse, “onları kontrol ederek onlara yalnızca iyilik etmiş oluyoruz. Bu yardımımı zorla kabul ettiremeyeceğimize göre, bu durumu ancak onlara bazı düşünceleri empoze ederek gerçekleştirebiliriz.” Bu görüş, dönemin yaygın doktrinlerinden biriydi. İşin aslı, bu görüşü savunanlar yalnızca muhafazakarlar değildi. Merkezden ve hatta sol siyasete mensup kişiler de bu görüşleri benimseyebiliyorlardı. Marksizm ve Leninizm’in de aynı vizyona sahip olduğunu eklemeliyim. Lenin’in öncü partisi de aynı doktrin çerçevesinde faaliyetlerini sürdürmüştür. “İnsanlar kendi hallerine bırakılamayacak kadar aptaldırlar, öte yandan bizler ise zekiyiz. O halde işleri onlar adına bizler yönetmeliyiz. Bizim söylediklerimizi yapmaları onların hayrına olur.”

Bu süreçte kitle iletişim araçlarının rolü nedir?

Medya da kapitalist kurumlar sisteminin bir parçası, amaçları da oldukça açık; halkla ilişkiler endüstrisinin temel metinlerine göz attığınızda bu hedefleri açıkça görebilirsiniz. İş dünyamızın sınıf bilinci oldukça gelişkindir. Büyük tekellerin rıza üretimi konusunda çalışan kesimi, yani halkla ilişkiler sektörünün öncüleri, “kamuoyunu kontrol etmeleri” gerektiğini, “kapitalist düşlerle beyinleri yıkanması gereken insanlığın zihinlerine hükmetmek için bitmeyen bir savaş içerisinde olduklarını” açıkça ifade ederler.

Halkla ilişkiler sektörüne yön veren eser, Roosevelt ve Kennedy dönemlerinin önemli liberallerinden, yaşadığı Cambridge’in saygıdeğer simalarından biri tarafından 1920’li yıllarda kaleme alındı. Kitap, kitlelerin davranış ve düşüncelerinin zekice ve bilinçli bir biçimde manipüle edilmesinin demokratik sistemin temel vazifelerinden biri olduğunu ve sermaye sınıfı ile sorumluk sahibi kimselerin bu görevi üstlenmesi gerektiğini belirterek başlıyordu. Basına öteden beri telkin edilen düşünce işte budur. Yalnızca basın değil; eğlence sektörü, okullar ve geriye kalan herkes de bu fikirlerden payına düşeni alır. Seçkinlerin bir kısmınca benimsenen önde gelen ve anlaşılabilir bir ilkedir bu. Bu fikirler uygulamada ise farklı biçimlerde tezahür ederler.

Bu doktrinin çalışma süreci oldukça karmaşık. Diyelim ki, basın bir veya birden fazla içsel çelişkiyi gündeme taşıyor. Bu çelişkilerin en net, dolambaçsız ifadelerini ise basının ekonomi servislerinde bulabiliyoruz. Ekonomi medyasının unsurları, temel hedef kitleleri olan seçkinlere dünyanın kısmen gerçeğe yakın bir resmini sunmalıdırlar ki, çıkar birliği ettikleri ve kazançları doğrudan kendilerini de etkileyen bu kesimin doğru seçimler yapabilmelerine katkıda bulunabilsinler. Aynı aranjman, basının farklı kısımları için de farklı biçimlerde geçerliliğini korur. Bu durum okullar ve üniversiteler için de geçerlidir. Ancak bu rıza üretimiyle çelişir, o halde içsel bir çelişkiyle karşı karşıyayız demektir. Tüm bunlar bir kenara, insanlar hem iş dünyasıyla bütünleşmişlerdir, hem de dürüstlükleri yüzünden her şeyi denemeye, ellerinden gelen her şeyi yapmaya çaba gösterirler. O halde çevremizde pek çok içsel çelişkiye rastlayabiliriz. Ancak bütüne baktığımızda, güç odaklarına ve otoriteye bağlılığın son derece kayda değer bir seviyede olduğunu görüyoruz. Benzer dramatik örnekleri kafamızı çevirdiğimiz her yerde görmek mümkün.

Örneklerden biri önseçimler. Kimsenin zahmet edip oy kullanmaması dışında önseçimlerde rastladığımız en önemli değişiklik, medyanın ülkenin sorunlarını sunuş biçimindeki farklılıktı. Önseçimlerin başladığı Aralık 1995’te ve Ocak 1996’da bambaşka bir seçim öncesi gündemi oluştu. Hatırlamak güç ama, 1995 yılı sonlarında basının en önemli bulduğu gündem maddesi bütçe dengesiydi. Hükümet her geçen gün bütçede yeni kesintilere gidiyordu, her iki siyasi partinin de gündeminde bütçe dengesi vardı ve basında Amerikalı seçmenlerin bütçe dengesi için oy kullandığı, bunun bir gereklilik olduğu gibi şeyler zikrediliyordu. Ocak ve Şubat ayları geride kaldı. Bütçe dengesi tartışmaları bir anda kesiliverdi. Bu tarihten sonra ne adaylar, ne de basın bu konuyla ilgili tek söz etmedi.

Peki ne oldu? Olan şu, kamuoyu ile yüzleşmek zorundaydılar. Söylenenlerin aksine, kamuoyu bütçe kesintilerine karşıydı; şartlar ne olursa olsun toplumun dengeli bütçe tartışmalarında siyasilerle aynı görüşte olmayacağını ve sert tepki verebileceğini varsayabiliriz. Yapılması gereken kesintilere baktığınızda, bu uygulamaların kamuoyundan büyük tepki toplayacağı aşikardı. Basın da olayların bu şekilde gelişeceğini biliyordu, o yüzden nihai yüzleşmeye dek olayların üzerini örttü. Siyasetçiler meseleyi acilen çözüme kavuşturulması gereken bir gündem maddesiymişçesine tartışmaya açınca yarıştan ilk kopan, güya büyük bir zafer kazanarak Cumhuriyetçi Parti’nin Kongre’deki temsilcilerinden biri seçilen Phil Graham oldu. Bir anda ortadan kayboldu. Bütçe açığı ve ortaya atılan tüm çözüm önerileri de kayıplara karıştı. Elbette, bu önerilerin kapalı kapılar ardında değerlendirildiği ve uygulamaya konulduğu şüphesiz, ancak artık olaylar sessizce hallediliyor. Tüm bu olaylar, bütçe tartışmalarını ülkenin birincil sorunu olmaktan çıkarıp konuşmaya cesaret bile edemediğimiz bir mesele haline getirdi. Bu örnek, iletişim sisteminin çalışma yöntemlerini ortaya koyması bakımından son derece öğreticidir. İnsanlarla yüzleşeceğiniz vakit, sorunları beraberinizde getirirsiniz. Bu sorunları farklı biçimlerde sunduğunuzda işleri de değiştirme fırsatı bulursunuz. Pek çok toplumsal mesele hakkında benzer durumların yaşandığını gözleyebilirsiniz.

Son 10 yılda, bazı sanatçıların veya bazı müzik türlerinin sansüre uğraması yönünde çılgınca girişimlerde bulunuldu. Eğlence sektörü, egemenlik sistemini ve dezenformasyon çarkını sekteye uğrayacak ögeler mi barındırıyor?

Mutlaka. Yine de bu işlerle ilgili çok da bilgi sahibi olmadığımı söylemeliyim. Ancak 1960’larda dünyada gözlenen sürecin, özgürlükçü fikirlerin yeniden canlandığı, muhalefetin güçlendiği, kısıtlamaların yok edildiği, son derece faydalı adımların atıldığı dönemin, müzik dünyasındaki gelişmelerle yakından alakalı olduğunun altını çizmeliyiz. Bu da insanların ödünü kopardı. Seçkinler olayların kontrolünü yeniden sağlama ve eski düzeni geri getirme ihtiyacı hissettiler.

Hayalinizdeki sömürüden ve egemenlik tahakkümünden arındırılmış toplum nasıl bir şey? Şu anda bulunduğumuz noktadan hareketle, o topluma ulaşabilmek için ne yapmamız gerekiyor?

Soruyu tam olarak anlayamadım. İlginçtir, bu tür sorularla çoğunluğunu seçkin kişilerin oluşturduğu ortamlarda karşılaşıyorum. Amerika’daki veya dünyanın başka bir yerindeki yoksullarla konuşurken böylesi sorulara hiç rastlamadım. Bana yaptıkları şeyleri anlatırlar. Bazen benim fikirlerimi de sorarlar, ama nasıl yapılacağını sormazlar. Bir şeyi yapmanın, gerçekleştirmenin yolu bellidir; dışarı çıkarsın ve yaparsın. Daha özgür ve demokratik bir toplum istiyorsan dışarı çıkıp gerçekleştirirsin. Belki sen bunu değerlendirebilmek için çok gençsin, ama kendi yaşamıma baktığımda, özellikle son 30-40 yılda ülkede büyük değişimlerin yaşandığını görebiliyorum. İnsan hakları hareketi, savaş karşıtı hareket, 1960’lar boyunca her türden gayrimeşru otoritenin sert eleştirilerle karşılaşması ve ortadan kalkması, çevre hareketi, feminist hareket, 80’lerdeki Filistin’le dayanışma hareketi; tüm bunlar toplumu büyük değişimlere uğrattı. Peki bu nasıl oldu? Çok basit, yaptılar ve oldu. İnsanlar bir araya geldiler, organize oldular, baskı oluşturdular, öğrenmeyi denediler ve çevrelerindeki diğerlerine öğrettiler. Değişim böyle olur. Hala feodalizm ve köleliğin egemenliği altında yaşamamamızın sebebi de budur. Yine aynı sebepten, emsalleriyle karşılaştırıldığında ABD toplumu oldukça özgür bir yaşam sürüyor; yararlanılabilecek fırsatlar ve seçenekler çok fazlayken, devletin güç kullanarak bu özgürlükleri ihlal etme kapasitesi son derece sınırlı. Bu kazanımların ardında da geçmiş mücadeleler yatıyor.

İnsanlar günümüzde işçi haklarını, sosyal güvencelerini, sağlık sigortalarını ve diğer kazanımlarını korumaya çalışıyorlar. Artık bir şeyleri muhafaza etmek için mücadele ediyorlar. Ancak uğruna mücadele ettikleri şeylere yakın zamana kadar sahip değillerdi. Bu kazanımlar pek çok kitle hareketiyle elde edilmişti, gelecekte elde edilebilecek kazanımların ise sınırı yok. Kapitalist şirketlerin kurduğu tiranlık rejiminin – ki bu da oldukça taze bir gelişmedir, bu düzenin kurumsal bir yapıya bürünmesi 20’nci yüzyılın başında gerçekleşebilmiştir- diğer totaliter rejimler gibi yıkılmaması için hiçbir sebep yoktur. Tıpkı faşizm ve Stalinizm gibi. Toplumsal değişimin önünde hiçbir engel yoktur.

Esasını ister bireylerin, isterse devletler veya ulusötesi şirketlerin teşkil ettiği her türlü gayrimeşru otorite, eninde sonunda meşruiyet kazanmak zorundadır. Eylemlerini gerekçelendirmekle, meşruiyetlerini ispatla yükümlüdürler ve çoğu zaman diskurlarını incelediğimiz vakit, bu yükümlülükleri yerine getiremediklerini görürüz. Bu yükümlülükleri yerine getiremeyen her oluşum ortadan kalkmalıdır. Daha özgür, daha demokratik bir toplum olmanın yolu da bu süreçten geçer. Yaşamın hiçbir alanı yoktur ki bu sorunlarla karşılaşılmasın. Elbette, soruların cevapları mekana ve koşullara göre değişiklik gösterir, ancak yöntem aynıdır. Bir araya gelmek, eğitim, organizasyon, baskı, yeni kurumların oluşturulması. Yöntem budur. Bu yöntemler, bizimki gibi ülkelerde çok daha erişilebilirdir; Haiti veya Kolombiya gibi yerlerde bu yöntemlere başvurduğunuz için cinayete kurban gidebilirsiniz. Burada, ABD’de durum farklıdır, böyle bir tehlike yoktur. Ancak ortak olan şey yöntemdir.

Kısacık bir sorum daha olacak, sonra yaz tatiline kaldığın yerden devam etmekte özgürsün!

[Gülerek] Korkarım ki artık çalışma vakti geldi.

IMF (Dünya Para Fonu) ve Dünya Bankası hakkında okuduğum yayınlarda, bu iki kurumun “dünyayı perde arkasından gizlice yöneten” yapılar olduğuna ilişkin bir algıya rastladım. Bu kurumlar tam olarak nedir, varlıklarından ötürü endişelenmeli miyiz?

Yani, varlıklarından ötürü endişelenmeliyiz elbette fakat iki kurum için de “dünyayı yöneten gizli el” gibi bir durum geçerli değil, belirli görevleri var ve vazifelerini sürdürmekle mükellefler. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan bu finans kuruluşlarının işlevleri aradan geçen yıllarla farklılaştıysa da, dünyanın büyük güçlerinin ve önde gelen ulusötesi şirketlerin komisyonculuğunu yapma vazifeleri değişmedi. G7 diye adlandırdığımız yedi büyük devlet, büyüklükte ülkeleri geride bırakan ulusötesi şirketler ve finans kurumlarının hedefinde kendi arzularına uygun bir dünya kurmak var. Bu niyetin gerçeğe dönüşmesi için çabalayan aktörlerden biri de Dünya Bankası ile IMF gibi yapılar.

 

Yaratılmaya çalışılan bu dünyadan, dolayısıyla bu yaratım sürecine katkı veren kurumlardan endişe duymamız son derece normal. Bu kuruluşların doğasına ilişkin en kritik şey ise, hesap sorulamaz oluşlarıdır. IMF’nin ne tip faaliyetlerde bulunduğunu anlamak için bile çok fazla enerji ve çaba sarf etmek gerekir. Hatta kurumun faaliyetlerini tam olarak anlamlandırabilmek için IMF uzmanı olmanız gerekir. Böylesi bir çaba çoğu insan için anlamsızdır; toplumun genişçe bir kısmı IMF’nin yalnızca isminden ve varlığından haberdardır, kurumun nadiren kamuoyuna açıklanan çalışmalarını bile tam olarak anlayamazlar. Kurum buna rağmen, insanların hayatlarına büyük etkiler yapan kararlar almaktan geri durmaz. Bu bile kurumun meşru olmadığının bir göstergesidir. Kimsenin hesap soramadığı bir güç odağının eylemleri, doğası gereği gayrimeşrudur. Bu tip kurumların eylemlerini dikkatle incelerseniz endişelenmek için haklı gerekçeler bulmanız kaçınılmazdır, ancak bu kurumlar kendi başlarına hareket etmezler. Dünyanın en güçlü devletinin başkenti olmasının yanında, Dünya Bankası ve IMF’nin merkezlerinin bulunduğu, önde gelen kapitalist şirketlerin ABD Kongresi’nde doğrudan yer aldığı veya aracılar tarafından temsil edildiği Washington kentinde yapılan görüşmeler sonucuda nihayetlendirilmiş, literatüre “Washington Konsensüsü” olarak geçmiş anlayış çerçevesinde hareket ederler. Eee, adına boşuna Washington Konsensüsü dememişler!

Özellikle sevdiğiniz belirli bir müzik türü var mı? Dilediğiniz bir şarkıyı çalmak isteriz.

Müzik zevkimden bahsetmeye başlarsam şok olursunuz.

Rica ederim, lütfen bizlerle paylaş. Beni şaşırt.

Özel bir zevkim olmadığını söyleyebilirim. Müzik zevkim çocukluğumdaki ve hatta ondan önceki bilgilerimle kısıtlı. Çok çok eskiler yani.

Arşivimiz oldukça geniş, hiç merak etme.

Ne diyeceğimi bilemiyorum. Beethoven’ın geç dönem kuartetlerinden biri belki?

R&B veya pop müzik desem? Bir şeyler çağrıştırıyor mu?

Bu konularda o kadar cahilim ki bana sorman bile hata. Çocuklarım etraftayken iyi kötü bir şeyler bilirdim ama bu da uzun seneler önceydi.

Pekala. Programa katıldığın için çok ama çok teşekkür ederim, çok keyifli bir yaz geçirmen dileğiyle.

***

Rage Against the Machine ve Tom Morello’yla ilgili bir önceki yazıda olduğu gibi, kapanışı yine grupla yapıyoruz. Morello’nun Chomsky ile bu röportajı gerçekleştirmesinden 4 yıl önce, yani 1992′de, grubun ilk stüdyo albümünde yer alan “Know Your Enemy” isimli eser grup üyelerinin Chomsky’ye duydukları büyük sevginin sebepsiz olmadığını gösteriyor. Grubun bir hayranı tarafından yapılan video çalışması ile daha da etkileyici hale gelen şarkıyı aşağıda bulabilirsiniz.

 
    

    3 YORUM

    • E Tamirci 04 Eylül 2012

      güzel blog

      Respond
    • doppelganger 07 Eylül 2012

      “Bu durum eskiden ücretli kölelik olarak tanımlanırdı; insanlar o ya da öteki patronu zengin etmek için sıraya girip yalvarırlardı.” cümlesinde çeviri hatası var sanırım.

      Ücretli köleliğin tanımı için “insanlar o ya da öteki patronu zengin etmek için sıraya girip yalvarırlardı” cümlesini kurmuş Tom Morello; yoksa eskiden insanlar bunu yaptıkları için değil. Cümlenin aslı aşağıdaki gibi:

      “It used to be known as wage slavery, where people line up to beg to enrich this boss or that boss.”

      Respond
      • Doğu Eroğlu 07 Eylül 2012

        Çeviride gerçekten de dediğiniz gibi önemli bir hata var. Hemen düzeltiyorum. Uyarınız için çok teşekkürler.

        Respond

    SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ?

    Bu sitedeki bütün içerik Creative Commons lisansıyla korunmaktadır. Bazı hakları saklıdır. 2014