RUSYA’DA BİR ŞEYLER OLUYOR: 4 ARALIK’TAN 4 MART’A

hi-584-russia-election-prot

Önceki gün gerçekleşen başkanlık seçimleri tüm dünyanın gözünü Rusya’ya dikti. Aralık ayındaki parlemento seçimleri hakkındaki usulsüzlük iddiaları ve aylardır devam eden toplumsal kalkışma, seçimlerle ilgili her şeyi toplumun ve basının gündemine taşıdı. Putin karşıtı eylem ve gösterilerin aylardır devam etmesine karşın beklenen oldu ve Vladimir Putin, Dimitri Medvedev’e emanet ettiği devlet başkanlığı koltuğunu geri almayı başardı. Seçim zaferi sonrasında göz yaşlarına hakim olamayan Putin, seçimleri “ülkenin düşmanların eline geçmesini önleyen bir dönüm noktası” olarak nitelendirdi. Toplumsal hareketin ise seçimlerin ardından güçlenerek yoluna devam etmesi bekleniyor. Maria Chekhonadskikh ve Alexei Penzin’in, son dört ayda olup bitenleri ve uzun soluklu Putin iktidarını yaygın bir toplumsal hareketle karşı karşıya getiren gelişmeleri değerlendirdiği yazıyı Can Evren‘in çevirisiyle yayınlıyoruz.

4 Aralık’tan 4 Mart’a: Sİyasallaşma, Protestolar ve Rusya’dakİ Putİn Karşıtı Haraketİn Belİrsİzlİklerİ

Maria Chekhonadskikh ve Alexei Penzin – 28 Şubat 2011

Kitlesel Gösterilerden Önce

Aralık 2011′de, parlemento seçimleri sürecindeki hilelere karşı patlayan kitlesel gösteriler, gökten zembille inmedi elbette; yalnızca resmi seçim usüllerinin ihlali de değildi sebep. 1990′larda Rusya, geçiş dönemi sarsıntıları ve bir “kaos” yaşamıştı; sonrasında, yeni milenyuma girildiğinde, kuralsızlık koşulları yerini yerel felâketlere, çok katmanlı bir yozlaşmaya, kamusal alanın idari ve emniyet güçleri denetimine girmesine ve en zenginler ile en yoksullar arasında müthiş bir eşitsizliğe bıraktı. Putin’in halkla ilişkiler danışmanları, bir önceki devleti “unutmayı,” bir yandan da yeni bir tahakküm sistemi kurmayı hedefleyen bir ideoloji yarattı: “Yeni İstikrar.” Bu ideolojinin temelindeki anlatı, mitlere benzer bir yapıdadır: Kurucu bir olay sayesinde “kaostan,” yeni bir pozitif  “düzene” geçiş sağlanmıştır. Bu cesur yeni dünyayı desteklemeyen tüm öğeler ise bu anlatının dışında bırakılır; emekliler, öğrenciler, “ekonomik durgunluk bölgelerinde” yaşayanlar, göçmenler ve kültür-eğitim emekçileri. Bu gruplar çizilen resmin dışında bırakıldı; onlarla birlikte yeni dışlanma bölgeleri, kayıt dışı ilişkiler, yozlaşma ve gündelik şiddet de görünmez kılındı. Herkesin korunmasız olduğu şartlarda prekaryalaşmaya karşı verilen mücadeleler, mafyavari örgütlenen “alternatif” sosyal güvenlik şebekelerin gelişmesine yol açtı; bu da her türlü katılımcı kamusallığa ve katılıma açık siyasi biçimlere yönelik şüpheci tutumların yaygınlaşmasına neden oldu. Son on yıldaki bu apolitikleşmeyi hesaba katarsak, son dönemki sokak gösterileri olduğundan da daha mucizevi görülebilir. Ne var ki, tabandan siyaset hareketinde gördüğümüz bugünkü canlanmayı anlamak istiyorsak, onu önceleyen koşulları hatırlamalıyız.

Direnişler ve öz-örgütlenmeler, 2000′lerin son yıllarında yeni toplumsal hareketlere evrildi; ki birçok “yeni sol” örgüt (anarşistler, faşizm karşıtları, sosyalistler, bağımsız entelektüel gruplar ve siyasallaşmış kültür emekçileri) bu süreçlerde yer aldı. Örneğin “Dolandırılmış hisse sahipleri Hareketi” (ev inşaatına kişisel yatırım yapan fakat sonra müteahhitler tarafından dolandırılan kişiler) büyük bir yardımlaşma şebekesi yaratmış, yargılanan aktivistlere hukuki destek vererek Rusya’da birçok şehirde örgütlü protesto gösterileri düzenlemişti. En parlak örneklerden biri, “Rus çocuklar için erişilebilir eğitim” hareketiydi; açlık grevi yapan öğretmenler ve veliler, 2010 yılından itibaren Rusya’nın dört bir yanında benzer eylemleri tetikledi. Yakın dönemden bir başka örnek, Moskova yakınlarında küçük bir kasabadaki Khimki ormanını kurtarmak için başlatılan protesto hareketiydi. Kasaba nüfusunun önemli bir kesimi, yerel ormanın büyük kısmını yok edecek yeni otoyol inşaatı projesine karşı çıkmıştı. Protesto, geniş ve güçlü bir sivil harekete dönüşmüş, medya  mücadeleye “Khimki Savaşı” adı vermişti. Son dönemde bağımsız sendikalardan bazıları da ses getiren benzer grevler düzenleyerek görünürlük kazandı; Petersburg yakınlarındaki Ford fabrikasındaki grev mesela. Siyasi yelpazenin liberal kanadında ise, anayasal hakların ve insan haklarının ihlaline militanca muhalefet eden birçok aktif örgüt oldu; internette, blog ortamında ve sosyal ağlarda alternatif bir kamusal alan inşa etmekte epey yol alındı.

Cumhurbaşkanı Medvedev, Eylül 2011′deki Birleşik Rusya Partisi kongresinde, Başbakan Putin’in bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılacağını söyleyince, sürmekte olan sivil protesto hareketinin ilk tohumları atılmıştı. Bu şaşırtıcı demeç (bazıları bunu bekliyordu), Vladimir Putin’in Rusya Federasyonu Anayasası’nda yapılan son değişiklikleri kullandığı anlamına geliyordu; Putin 6 yıl için daha seçilecebilecekti, hatta bir 6 yıl daha seçilebilirdi. Birçokları için bu 12 yıllık perspektif, statükonun, yani sürmekte olan sahte “istikrarın” daha uzun süre devam edeceği bunaltıcı bir geleceği ima ediyordu.

“%146 mıyız?”

4 Aralık’taki parlemento seçimlerinde kentli vatandaşların çoğu seçim sandıklarında sivil gözetmenliğe katılınca, kitlenin patlayıcı siyasallaşması görünür oldu. “Birleşik Rusya” için çıkan resmi oy oranı tamamen hileli gibiydi; fakat mesele yalnızca bu değil. Bu süreçte, Rusya toplumunda iktidar-direniş dengesinin ne kadar hızlı değiştiği görüldü. Hilelerin su yüzüne çıkması, Putin’in uysal destekçileri ve paralı askerleri ile tabandan direnişe geçen çokluk arasındaki ilk çatışmaları tetikledi. “Destekçiler” arasında, 15 Avroya oyunu satmaya hazır pasif lümpen vatandaşların yanısıra, derhal kovulmakla tehdit edilen yerel seçim komitesi başkanları, polisler ve diğer devlet memurları da vardı. Yine de bu koca ordu, sivil direnişi bastırmayı başaramadı. Gözetmenler, seçim usülsüzlüklerini dakika dakika web sitelerine ve sosyal ağlara taşıdılar. Hileler öyle saçma ve sakarca yapılıyordu ki, resmi yayın organlarının komik hataları da ifşa oldu. Mesela resmi kanallardan biri Rostov bölgesinin seçim sonuçlarını gösterirken, tüm partilerin oylarının toplamı %146 ediyordu. Bağımsız gözlemcilerin öfkeli ihbarlarını, seçimden hemen sonra kendiliğinden gelişen protestolar sırasındaki gözaltı haberleri izledi. Bu haberler, sandık başında duran tarafsız “gözlemci” pozisyonundan öfkeli şahide, oradan da harekete geçmiş aktiviste dönüşen münferit örnekleri yansıtmıyor. Benzer bir dönüşüm, şu anda toplumun hatırı sayılır bir kesimine yayıldı diyebiliriz.

Moskova’daki ilk büyük gösteri, seçimlerin ertesi gününde, 5 Aralık’ta, 7 bin kişinin katıldığı hilelere karşı protestoydu. Resmi toplantı sonrası çoğunluğu aktivistler ve gençlerden oluşan bazı göstericiler, Lubyanka Meydanı’na yürüdü; burası, devlet emniyet güçlerinin bulunduğu simgesel bir iktidar yeridir. Ne var ki geçmelerine izin verilmeyen göstericiler, kısa sürede polis tarafından dağıtıldı, bazı muhalefet önderleri ise tutuklandı. Ertesi gün insanlar Moskova’nın bir diğer simgesel iktidar merkezine, birkaç yıldır barışçıl toplantı hakkı ve ifade özgürlüğü mücadelesi sürdüren “Strateji 31” adlı liberal muhalefet hareketinin buluşma merkezi haline gelmiş olan Triumfalnaya Meydanı’na gidince durum tekrarlandı. Yetkililer buluşmayı yasakladı ve bölgeyi özel tel örgülerle kapattı; Tverskaya Caddesi boyunca asker ve polis araçları devriye geziyordu. Meydanın çeperlerinde Kremlin’in sponsorluğundaki gençlik örgütleri, polis korumasında “Putin! Rusya!” sloganları atıp durdular; tekinsiz, karabasanvari bir gösteriydi bu. Polis her zamanki gibi protestocuları saldırganca dağıttı, bazılarını da gözaltına aldı. O akşam hem sıradan katılımcılar hem de medya mensupları gaddarca dayak yedi; karakollar gözaltılarla dolup taştı.

Bu eylem, ülkede “istikrarı” desteklediğini beyan eden  “toplumun iyi kesimlerine” karşı bir “düşman” imgesi yaratmayı hedefleyen hükümet taktiğinin başlangıcı oldu. Sonraki toplanmalar ve eylemler, protestocular için giderek daha endişeli bir atmosferde yapılacaktı. 1993′te Boris Yeltsin’in neoliberal reformlarına karşı çıkan isyan sırasında görülen şiddetten korkuluyordu; o sene, tanklar Parlemento’ya ateş açmış, gösteriye katılan yüzlerce kişi öldürülmüştü. Bu korku, “Devrim değil, Barışçıl dönüşüm!” şeklindeki popüler sloganda ifade buldu. Facebook kullanıcıları, gelecek toplanmalardaki olası “provokasyonları” önlemek için özel bir talimat kılavuzu oluşturdu. Muhtemelen hayatında ilk kez sokağa çıkan birçok insan, radikal politik aktivistlerin provokatif üslubuna karşı yürüyüşlerin “barışçıl ve dostane” atmosferini göstermek istiyordu.

10 Aralık’ta Moskova Bolotnaya Meydanı’ndaki gösteri, eşi benzeri görülmemiş sayıda katılımcı topladı; muhalif basına göre 60 bin kişi vardı. Rusya’nın diğer şehirleri de, “adil seçimler” için, etkileyici sayıda protestocunun sokağa çıktığı, yaratıcı sloganlar ve dövizlerle gösteriler düzenleyerek kervana katıldı. Halk, siyasi duygularını ve söyleyeceklerini, ya iğneleyici bir mizahla ya da sahici bir öfkeyle ifade etti. Nasyonel-Bolşevik Parti başkanı yazar ve siyasetçi Eduard Limonov da dâhil, muhalif komiteden hiç kimse Kremlin’e yürümedi; bunun nedeni güvenlik gerekçeleriydi. Bu dakikadan sonra protesto, radikal militan kanat ile öncesinde apolitik olan liberal sivil aktivistler ve kentli vatandaşlar arasında ikiye ayrıldı. Siyasi taktikler de değişti. Bu değişime iki etken neden oldu; uluslararası medyanın olumsuz tepkileri ve Triumfalnaya Meydanı’ndaki şiddetten sonra hisse senetlerindeki düşüşler, bir de hareketin hızla büyümesi; polis yetkilileri, böyle kaba şiddetle hareketi kontrol edemeyeceklerinin farkına vardılar. Nitekim protestocu büyük kitle kendi kendini idare etmeye başladı. Katılımcılar 10 Aralık’ta, radikal eylem girişimlerini ve (slogan ve dövizlerde bile) saldırgan davranış eğilimlerini önlemeye karar verdiler. Gösterinin güvenlileşmesine dair bu anlaşma, “şok-sonrası” düşünme biçimlerinin bir etkisidir; (Sovyet deneyimi ve 1990′lardan sonra) artık kimse devrimci eylemlerle olumlu değişimler yaşanabileceğine inanmadığında, radikal eylem olmasa bile barışçıl dönüşüme gerçekten inanılmadığında oluşan bir çıkmaz haliydi bu. Kendi kendini güvenli hale getirme eğilimi, 24 Aralık’ta Prospekt Sakharova caddesinde düzenlenen bir sonraki toplantıda ve 4 Şubat 2012′deki gösteri yürüşünde de devam etti. Protestolardaki barışçıl atmosferin sadece en kalabalık toplanmalarda ve yürüyüşlerde korunduğunu herkes gayet iyi biliyordu. Mesela insanlar 4 Aralık’taki seçimlerde “polis memurlarına direndiği” iddiasıyla tutuklanan ve iki haftadan fazla süredir açlık grevi yapan Sol Cephe koordinatörü Sergey Udaltsov‘u desteklemek için sokağa çıktığında, polis yine alışılmış şiddet yöntemleri ile aktivistlere karşılık verdi.

Hareketİn Sınıf Dağılımı ve İdeolojİk Eklemleme Çabaları

Protestoların toplumsal ve siyasi bileşimi, başından itibaren hiç sabit kalmadı. Siyasi aktivistler ve gençlerin hakim olduğu ilk eylemler ile birçok yaşlının, emeklilerin, prekaryalaşmış kültür ve eğitim emekçilerinin ve hatta müdürlerin, plaza çalışanlarının ve “orta sınıf” vatandaşların katıldığı sonraki gösterilerle karşılaştırırsak, değişimi görebiliriz.

Harekete bakarsak, güç dengesi, liberallerin hegemonyasından aşırı sağı meşrulaştırma çabalarına kadar dalgalandı; ki ikinci kanat daha sonra milliyetçi eğilimleri olan ünlü blogcu Alexei Navalny (büyük Rus şirketlerindeki yozlaşma üzerine araştırmalarıyla tanınmıştı) başkanlığındaki muhalefet komitesine dâhil edildi. Liberallerin aksine solcu sesler güçlü değildi; bunun bir nedeni, radikal solcu “retoriğin” artık unutulması gerektiğine dair bir gizli anlaşmadır. Sovyet-sonrası radikal Sol’un tarihi ise başka bir hikâye; bugüne kadar Sol deyince kamuoyunda genelde modası geçmiş, muhafazakâr komünist partinin (Rusya Federasyonu Komünist Partisi) ve Sovyet geçmişinden kalıntıların anlaşıldığını söylemekle yetinelim. Öte yandan Yeni Sol örgütlerin, eleştirel entelektüellerin ve sanatçıların yerel aktivizm çabaları ve küresel ekonomik krizin görünürleşen izleri sayesinde, toplumsal meseleler de kamuoyu tartışmalarında giderek önem kazandı.

Liberaller, Putin’in politikalarından duyulan hoşnutsuzluğun artmasını, 2000′lerde, Putin’in “istikrarı” zarfında büyüyen “(güya) orta sınıfa” atfettiler. Liberaller “Devrim değil, Barışçıl dönüşüm” retoriğini hemen benimsediler ve siyasi güçlerin, seçimlerde “normal piyasa rekabeti” içerisinde birbirleriyle yarıştığı bir siyaset geleceğini savunmak için kullandılar bu retoriği. Orta sınıfın siyasete uyanışı fikri, Rusya’da haksız seçimlere karşı gelişen protestoların bütününe yayıldı. Ne var ki bu tekçi düşünce inşası, protestocular arasındaki birçok farkı indirgiyor. Bir sadeleştirme olmakla kalmıyor, hareket içindeki toplumsal ve siyasi farkları da bilinçli bir şekilde görmezden geliyor. Aslında bu “orta sınıf” adına dillendirilen talepleri daha önce duymuştuk; resmi medya da olaylarda sonra harekete “kentli orta sınıfların isyanı” adını takmıştı bile.

Fakat Rusya’nın ufak kasabalarından Moskova’ya (ve diğer büyük kentlere) yeni göç etmiş vatandaşların resmi statüleri ne olacak? Başka şehirlerden gelenlerin yerel idarelere resmi kayıt yaptırması gerekiyor; kaydolmadan oy vermek, ya da sağlık hizmeti almak, sosyal güvenlikten istifade etmek epey sorunlu. Moskova’da bir daire kiralamak, bir plaza çalışanının ortalama maaşının yarısından fazlaya mal oluyor neredeyse. Öğrenciler, öğretmenler, sanatçılar, akademisyenler ve emekliler için de benzer bir hikâye söz konusu. (Emekliler aldıkları parayla nasıl geçinecek belli değil; aylık 200-500 Avro arası bir ücret alıyorlar. Onları da artık “en yoksullar” arasında sayabiliriz). Aslında hareketin içinde görünmez bir yoksul ordusu var. Tahsilli, kentli nüfus eylemciler içindeki bu kesim, onur kırıcı koşullarda yaşamaktan duyulan derin bir toplumsal memnuniyetsizliğin semptomudur.

“Kentli orta sınıflar” ideolojisinin protestoya olumsuz etki ettiği kesin. İnternetin hiç kullanılmadığı ufak şehir ve kasabalar hareketi resmi medyadan öğrendiler ve burada hareket zengilerin isyanı diye etiketlendi; resmi medyadaki komplo teorisine göre, güya bu zengin isyancılar “iktidara gelmek için” ABD yönetiminden para alıyormuş ve geldiklerinde 1990’ların toplum karşıtı politikalarını sürdüreceklermiş. Putin’in halkla ilişkiler uzmanları bu “orta sınıf” meselesini kullanmakta gecikmediler; Moskova-taşra, karnı doyan kesim-en yoksul kesim arasındaki sınıfsal farkları vurguladılar. Bu günlerde popüler medya kanalları, protestocuların çıkardığı hengameye karşı, popülist bir fikri, “istikrar” söylemini kullanıyor. İlk haftalarda protestoculara toplumsal bir etiket yapıştırılmamış, sadece “düşman” diye adlandırılmıştı; artık bu imge daha “berrak.” İroniktir, Sovyet Marksizmi’nin tersine çevrilmiş hali bu. Tasarlanan imge, geleneksel işçi sınıfların düşmanı olarak, Moskova, Petersburg ve diğer büyük şehirlerde öbeklenmiş “burjuvayı” gösteriyor.

Bu tehlikeli senaryo, Kremlin’in seçimlerdeki başkan adayının seçim kampanyası için önemli bir hamle; etkili olmuş olmalı ki araştırmalar Putin’in tahmini oy oranının arttığını gösteriyor. “Birleşik Rusya” partisi ve Kremlin’in kendi siyasetini tabandan örgütlemek için yarattığı “Halk Cephesi,” bu dillere destan “istikrar” ve bu istikrarın öncüsü Vladimir Putin’i övmek için Moskova ve tüm Rusya’da toplantılar düzenliyor. Birkaç kalleş sendikanın öncülüğünde, küçük şehirlerdeki sanayi çalışanlarının önemli kesimi ve devlete bağlı memurlar, idari baskılar, tehditler veya rüşvet yoluyla bu toplantılara katılmaya zorlanıyor.

“Bİzİ tahayyül bİle edemezsİnİz!”

Bu yeni manevralar, birçok eleştirel protestocuyu seçimlerin yapılacağı 4 Mart gününe kadar hareketi nasıl yeniden ifade edebiliriz sorusuna itti. “Bizi tahayyül/temsil bile edemezsiniz!” Petersburg’daki radikal öğrenci grupları tarafından ateşlenen ve Rusça’da hem tahayyül etmek, hem de temsil etmek anlamına gelen fiil ile oynayan bu slogan, hareketin eleştirel kesimlerinin kendini ifade etme biçimi olarak yaygınlaştı. Protestocuların liberal muhalefet önderlerine duydukları güvensizlik, meseleler hakkında konuşarak mücadelenin taktiğine dair farklı öneriler sunmak isteyen kişilerin öz-örgütlenmesine yol açtı. Mesela 24 Aralık’taki Prospekt Sakharova yürüyüşünde, öğrenciler, öğretmenler, kültür emekçileri ve geleneksel sivil hareketlerin ayrı platformları vardı. Buluşmada bir tane halk mikrofonu kuruldu ve Kültür Emekçileri Sendikası ile Occupy Moskova Hareketi tarafından örgütlenen “kendi sloganını üret” atölyesi yapıldı. Ocak 2012’den beri her gün alternatif komiteler kuruldu, platformlar ve aktivist inisiyatifler oluştu. Halkın “kurucu gücü” büyüyor ve kilitleyici temsil siyasetinin çok daha farkında artık. 4 ve 26 Şubat’taki yürüyüşler ve eylemler tam da bunu gösterdi: Şebeke biçiminde örgütlenen çokluğun neşeli yaratıcılığı, geleneksel-otoriter siyasi önderlik biçimlerinin tüm biçimlerine karşı güvensizlik. Büyüyen protestoların ne zaman ve nasıl zirveye ulaşacağını tahmin etmek veya Rusya’ya 10 yıldır hükmetmekte olan ve adına “idare edilen demokrasi” denilen bu rejimi ne zaman yıkacağını öngörmek imkânsız. Muhtemelen 4 Mart’tan sonra protestolar öyle güçlü olacak ki şartlar ansızın değişecek. Aynı zamanda birçok aktivist, uzun vadeli bir mücadele tasarlıyor; toplumsal-ekonomik meseleleri hatırlatan, neoliberalizmin küresel krizini ele alan, toplumsal adalet meselesine eğilen bir siyaset gündeminin gelişmesini, bu gündemin demokratikçe genişlemesini ümit ediyor. Fakat geri döndürülemeyecek bir şey yaşandı bile; kitlesel siyasallaşma ve artan siyasi bilinç artık durdurulamaz, temsili demokrasinin sıkıcı marşlarına hapsedilemez. Bu açıklık ve belirsizlik durumu, hareketin başarısıdır, ki daha üç ay öncesine kadar, Putin’in 6 ila 12 yıl kadar daha iktidarda kalacağı tekinsiz “istikrar” kabusları arasında, bu başarı düşünülemezdi bile.

Rusya’daki olaylar yalnızca seçim usülleri hakkında değil, temsili demokrasinin kökenleri hakkında düşünmek için de ciddi bir vesiledir. Temsili demokrasi modeli, görüşlerini seçim mekanizması yoluyla ifade eden ideal bir özerk özne varsayar. Rusya’daki son seçimlerde bu model yalnızca ideolojik eleştiriye maruz kalmadı; konuşulan şey gerçeğin ta kendisiydi: paranın hüküm sürdüğü, vatandaşın tüm siyasi özerkliğini çoktan ezip geçmiş olan, hukuğu devre dışı bırakan polis ve idari müdaheleleriyle Sovyet-sonrası toplum, nüfusun çoğu için barbar ve onur kırıcıydı. Rusyalılar bunu yalnızca soyut düzlemde fark etmedi; savunmasız bedenlerinde canlı canlı hissettiler tüm bunları.

Rusya’da yaşananlar, geçen yıl Tunus ve Mısır’da başlayan küresel kitle eylemlerinin gündeminden uzak değil; Rusya’ya özgü bir hareket olsa da, hem başardıkları hem de başaramadıkları açısından küresel eylemlerle bir akrabalığı var. Temsili demokrasinin paradoksları ve çıkmazları bugün tüm dünyada giderek daha belirginleşmekte. Mesela seçimlere hile karıştırmayan, resmi temsil mekanizmalarını tıkır tıkır işleten ülkelerde de OWS veya indignados hareketleri var; bu hareketler, %99’un gündeme alınmayan ihtiyaçlarının birer ifadesi, resmi prosedürlerin onları ve onların yaşadığı hayalkırıklığını “temsil” edemeyeceğinin, toplumsal-ekonomik gerçekliği sorunlaştırmadığının dışavurumudur. Rusya’da ise bu temsil mekanizmaları açıkça ihlal ediliyor, sinikçe çarpıtılıyor. Sonuçta öfkeli halkın kitle hareketi bu resmi prosedürlerin doğru dürüst işletilmesini talep ettiğinde bile, aslında (bilinçli veya bilinçsiz olarak) bir yandan ekonomik meselelere ve tüm ülkelerde yaşanan toplumsal adaletsizliğe dikkat çekiyorlar. Buradaki dostlarımızla birlikte inanıyoruz ki, 2012’deki yerel mücadelelerimiz, gerçek demokrasi talebiyle yükselen küresel harekete katkı sunacaktır.

Çeviren: Can Evren

    

    BU YAZIYA HENÜZ YORUM YAPILMAMIŞ

    SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ?

    Bu sitedeki bütün içerik Creative Commons lisansıyla korunmaktadır. Bazı hakları saklıdır. 2014